Rabıta Şifadır
4/11/2009 · Kategori: Makaleler

Rabıta ile elde edilecek iki önemli sonuç vardır:
- Birincisi zikir,
- İkincisi edep.
Bir insan için en tehlikeli hastalıklar gaflet ve kibirdir. Rabıta, gafleti zikre, kibri tevazu ve edebe çevirir. Rabıtanın hedefi , devamlı ALLAH-u Teala ile huzur halini elde etmek ve edebi elde etmektir. Bunların neticesi ise ihlas ve tevazudur.
- Rabıta yapmak suretiyle kalbi desteklenen mürit, her işinde Kur'an ve Sünnet üzere hareket etmeyi öğrenir. ALLAH-u Teala’ya güzel kullukta başarılı olur.
- Bu yolun büyükleri, şartlarına uygun olarak yapılan bir rabıtanın, müridi kemale erdirmek ve ALLAH'a ulaştırmak için yeterli olduğunu söyler. Çünkü rabıta, sevginin çokluğuna göre güzel ve devamlı olur. Rabıtada hiç bir şey gözükmese ve hissedilmese bile, anlatıldığı gibi yapmaya devam etmelidir.
-Bu yolun büyükleri, mürit ihlasla yaptığı amellerini gösteriş veya kendini beğenmek suretiyle kaybetmesin diye, rabıta yapmayı tavsiye etmişlerdir.
-Rabıtanın en önemli faydası müridi kibir ve benlikten kurtarmaktır. Çünkü bir yönüyle rabıta, şeytanın hücumlarına karşı büyüklerin ruhaniyetine sığınmak ve onlarla tehlikeden korunmaktır.
- Rabıta yapan insan, hayatını gönlündeki mürşidiyle paylaşmış olur. Zira kamil mürşit, müridin gerçek dostudur, hak yolunda en güvenilir rehberdir. Onu her işinde önüne alan kimse hak ve hakikatten sapmaz.
- Mürşidin ruhaniyeti müridin sevgi ve ilgisine göre kendisine tasarruf ve yardım eder. Bu yardım Yüce Mevla'nın izni ile gerçekleşir. Ancak müridin sevgi, samimiyet ve edeple O gönle yönelmesi gerekir. Bu yolda mürit için en büyük engel, nefsini beğenmesi ve kendisine aklını yeterli görmesidir. Nefsine takılmayan aşık, sevdiğine kolay ulaşır. Aşık olan ben demez, benlik davasına girmez.
- Sadık bir mümin, gönlü ile dünyanın her tarafına ulaşabilir. İhlas ve edepli gönüller Arş-ı Azam'dan rahmet çekebilir, gökteki meleklerden , yerdeki velilerden istifade edebilir.
Bu yönüyle rabıta, ALLAHu Teala'nın yerdeki ve gökteki ordularından yardım istemektir. Melekler gibi veliler de ALLAH-u Teala’nın ordusudur. Onlara dileklerine destek verir, yardım eder.
-ALLAH dostları ile rabıtası kuvvetli olan kimse, kibirden ve benlikten korunur, ihlası elde eder. Yaptığı hayırlı amelleri gözünde büyütmez, malı ile kibirlenmez, makam ve mevkisiyle övünmez, insanları küçük görmez.
Böylelikle :
Yaptığı her ibadetin sonunda, elde ettiği her nimetin önünde, rabıta ile kalbini uyanık tutar. Nefsini muhasebeye çeker. Yaptıklarını kontrol eder.
Bunu başaran kimse geçekten büyük bir saadeti ele geçirmiş olur. Çünkü o nurla desteklenmiş olur. İlahi sevgiyle beslenmiş olur. Kendisini ALLAH yolunda dosdoğru (Sırat-ı Müstakim) yürütecek bir rehbere tutunmuş demektir.
Dr. Dilaver Selvi
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Gönül Yapmak, Gönül Yıkmak
17/10/2009 · Kategori: Makaleler
Kalb başkadır, gönül başkadır. İkisi bir şey değildir. Kalb nasıl insanda ise, gönül de kalbdedir. Amma, şerefte, büyüklükte; gönülden daha şerefli, ondan daha büyük, ondan daha değerli bir yaratılmış yoktur.
Resulullah s.a.v Efendimiz bir hadis-i şerifinde söyle buyurdu ;
"Allah ilk önce Muhammed 'in nurunu yarattı; Allah, ilk önce Muhammed'in ruhunu yarattı.."
İşte yaratılma sırası bundan sonra gönüle gelmiştir.
Gönül dedikleri; şekli belli, rengi belli, yeri belli bir şekilde tasavvur edilemez. Anlatmakla, misal getirmekle de olur şey değildir. O, kalbin köşelerinden bir köşedir. Kalb ilahi tecelli geldiği zaman, o gönül titremeye baslar. Titrerken de, Yüce Allah’ın o gönüle ikramı ve ihsanı olarak tecelli halinde özel bir hediye ihsan eder. O titrediği sırada, ilahi hediye, o gönülde kendisi için ayrılan bir an içinde olur biter. Gelen hediye; yumurta seklinde bir cevher şişe gibi olup içi nur doludur.
Gönül onu elinde tutar gibi, tutar durur. O gönül sahibine bir kimse, bu halde iken rastlasa ve nasıl olacaksa gönlünün hoşlanacağı bir şeyle gönlünü hoş etse, o anda o kimseye veya gönüle; Sana ikram olarak vereceğim bundan başka bir şeyim yok . der. Ve o ilahi ihsan olan cevheri o kimseye verir ve onun mülkü olur. Sonuna kadar onunla kalır; ne biter, ne de tükenir.
İşte; falan kimse gönül yaptı, gönül aldı, dedikleri budur.
Her iki kimseden de, Allah razı olur. Hem gönül yapandan, hem gönül alandan. Gönül yapandan, gönül yaptığı için razı olur. Gönülden ikram edip ilahi hediyeyi verenden dahi, o kimsenin içten ve dıştan hayat bulmasına sebep olduğu için razı olur.
O rast gelen kimse ahlaksızlık, Allah korusun başarısızlık sebebi ile o gönüle dokunsa da, o gönül kırılsa. O gönül, elinde tuttuğu ve koruduğu ilahi hediyeyi bırakacak olsa, O cevher şişe, üst kattan mermer taşa yumurta düşer gibi düşer. Düştüğü anda dahi bin parça olur; içindeki nurlar da dökülür.
O kırılan parçalardan biri sıçrayıp o gönüle dokunan adamın kalbine saplanır. İşte, batıni hastalıklar, bundan hasıl olur.
Allah korusun; öldürücü zehir gibidir. İçten ve dıştan, insanın her türlü helakine sebep olur.
İşte; falan kimse gönül yıktı ve gönül yıkıntısına uğradı, dedikleri bu manayı anlatır.
Bu iki kimseden de Allah razı değildir. Gönüle dokunandan razı değildir; çünkü, Allah'ın ulu dergahı olan gönüle dokunmuştur. Kırılan gönülden de razı değildir; çünkü, gönlüne sahip olamamıştır.
“Belanın en şiddetlisi Peygamberleredir; sonra da Evliyaya, sonra da sırası ile . . .” hadis-i şerifindeki manayı düşünememiş, kırılmıştır. Karşı tarafında; içten, dıştan harap ve helak olmasına sebep olmuştur.
Şair ne der ;
Cihan bağında ey aşık, budur maksud-i insü cin;
Ne senden kimse incinsin, ne sen bir kimseden incin.
Şu mana gizli olmamalı ki; Yüce Allah'ın tecellisine yer olan kâmillerden sayısız kimseler, bu türlü ilahi ihsanı ve rabbani bahşişi almaktadırlar.
Allah'a yemin olsun; Allah hakkı için bu aldıklarını özellikle ehline, genellikle de Muhammed ümmetine verirler.
Bu yoldan da, içten ve dıştan kainatın devamına ve canlı durmasına sebep olmuşlardır. Cenab-ı Hak ihsanları ile insanları gölgeleri altına alan, manevi feyizleri yapanlardan bütün Muhammed ümmetini uzak eylemesin.
Bundan sonra, o hediye edilen ilahi ihsan, melekler vasıtası ile toplattırılır.
Allah korusun, bir yere yer edeceği zaman, melekler; saklı tutulan o ilahi cevherin içinde bulunan nurdan bir parça alırlar. O kırılan parçanın yerleşeceği yere daire çevirirler. Allah'ın izni ile, o zatın hürmetine perde olur. O yer, gelecek musibetlerden korunur ve emin olur; ahalisi de selamet bulur. O nur da hiç tükenmez.
Bir kimse, hiç kalb kırmadan gönül yapmayı başarır ise; o ilahi hediyenin bir tanesini almaya gönül sahibi birinden almayı başarır; içten ve dıştan ihya olur. Bu dünyada ve ahrette cümle sıkıntılardan ve afetlerden selamet bulur. Daima Allah’ın rızası yolunda olur.
Allah, cümlemizi kalb kırmayıp gönül yapanlardan eylesin.
Miftah'ul Kulûb’dan alıntı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Ben, Seni Sadece Biraz Hayal Ediyorum… O Kadar
21/9/2009 · Kategori: Hz Muhammed -sav-
Ben, Seni Sadece Biraz Hayal Ediyorum… O Kadar…. 
Yazamam ki… Çünkü ben, Sen’i yaşamadım ki…
Her yazdığım, “yaşadığım” değil, ama belki…
Zaten, taklit edemiyorum…
Öyle tahlile de gücüm yok Sen’i…
Sadece hayal benimkisi…
Sen gibi yaşamaktan,
Sen’i anlamaktan uzaklarda…
Sadece hayal…
Uzaklarda dediysem, öyle çok da uzak değil aslında…
Hatta pek ilginçtir, ama birçok sözüme ve görüşüme delil yapmışımdır Sen’i… Örnek diye Sen’i vermişimdir…
İdeal diye Sen’i sunmuşumdur…
Bunca ayrılığıma karşın, apayrı kalmamışımdır Sen’den…
Bunu, Sen’in beni sevişine bağlıyorum, zira “Kişi, sevdiğiyle beraberdir.” buyuran Sen’sin.
Madem, ben taklit edecek kadar bile sevememişken,
Sen bunca dilimdesin;
o halde, beni seviyor olmalısın.
Ve bu beraberlik de,
Sen’in beni sevişin hürmetine olmalı.
Yani ben Sen’inle değilim evet, ama Sen, benimle berabersin
.
Bu aynı, “…Ben, kuluma şah damarımdan daha yakınım!” (Kâf, 16) buyuran Rabbimin hâli gibi…
Şöyle ki: O bana şah damarımdan daha yakınken,
ben çoğu zaman O’ndan gâfil kalırım…
Ve O’nunla bunca yakın oluşumuz,
benim O’na duyduğum sevginin değil,
O’nun bana duyduğu şefkatin neticesidir.
“Ümmetim, ümmetim!” feryâdıyla,
en zor zamanında bile beni duânın içine katışın da gösterir ki,
Sen beni seversin.
Hatta bana “Kardeşim!..” hitabıyla,
asırlar öncesinden seslenişin de bundan.
Ve işte Sen’i, bu yazı vesîlesiyle hayal etmeye durmam da, yine O’nun bir lütfudur ki, pek âlâ başka bir durumda bulunuyor da olabilirdim.
Şimdi, mahzun bir çocuk canlanıyor hayalimde…
Hani, babasını daha doğmadan yitirmiş;
anasını ise, o kucaklanıp sevilmeye pek de muhtaç yaşında kaybedince,
yalnız ve mahzun kalmış bir çocuğun bakışı...
Bu bakış, öylesine yakıcı geliyor ki bana,
üstelik ne öksüz, ne de yetim değilken;
bu iki hâlin ne anlama geldiğini hiç bilmemiş biriyken, gözlerim doluveriyor…
O mahzun çocuğun,
bir Nisan ayında doğuşu geliyor sonra aklıma…
Seninle aynı ayda doğan arkadaşlarım,
sanki Sen’in “sıkıntı çekme” sünnetini pek yoğun yaşıyor gibiler…
Aklıma pek imtihanlı geçmekte olan bir ömür geliveriyor,
biri “Nisan’da doğdum.” deyince…
Bu ayın başında doğanlara “Koç” diyorlar.
O çileli arkadaşlarıma, “Koçum benim!” deyip,
espriyle karışık tesellî vermeye çalışırken,
hep bir kolaylık ve kavîlik duâsı ediyorum gizlice…
Bir yandan, Sen’deki kavîlikten eser taşıdıklarını seyredip,
saygı duyuyorum onlara…
Babasız olduğun için sütanne bulmakta zorlanışın, dedeciğine sığınışın, düşmanların daha çocukluğunda kıymetini fark edip peşine düşmüşken,
amcan Ebû Leheb tarafından horlanışın geliyor sonra aklıma…
Sen’i fark etmiş olmak, düşmanlarına hayır getirmemişti…
Sen’i fark etmemiş olmak da amcana…
İşte o vakit, uyanıklığın da, uykunun da hayırlısını diliyorum tekrar tekrar...
Pek genç yaşında, onca emîn bir kişi olarak Hatice’ye tavsiye edilişin, ardından, aynı Hatice’ye, zevc olarak lutfedilişin…
İlk vahyin titretişiyle evine koşman ve:
“– Beni örtün!” diyerek seslenişin canlanıyor gözümde…
“Heybet” ve “korkuyla titreyiş”
aynı bedende kendisine bu kadar yakışan ikinci bir insan gelmiş midir diye düşünüyorum…
Huzurunda, heybetinden titreyen birine:
“– Korkma, ben Kureyş’ten, kuru et ve ekmek yiyen bir kadının oğluyum!..” diyen o rahatlatıcı tavrını…
Vazgeçmeni isteyen amcana:
“– Bir elime hilâli, diğerine de güneşi verseniz,
yine de dâvâmdan dönücü değilim,
ya bu dâva muzaffer olur,
ya da ben bu yolda ölür giderim!..” diyen kararlılığını…
Mescide pisleyen bedevîye gösterdiğin,
ana şefkatinden kat kat öte merhametini…
Sırtına işkembe yükleyen gâfile gösterdiğin eşi bulunmaz sabrını…
Ve gözbebeği kızın Fatıma’ya,
onca sevmene karşın,
dünyalık hususlarda tâviz vermeyişini hatırlayıveriyorum işte…
Nedense, sevdiklerini toprağa verirken ağlayışından ziyâde,
geride bırakıp gittiklerinin hâli geliyor gözlerimin önüne….
Nedense, ağlayışından ziyâde,
sana ağlayanların hâli acıtıyor içimi…
Belki, Sen’den geriye kalmışlardan biri olduğum içindir,
Sen’den ayrılmayı yaşamışların hâlini az-çok hissedivermem…
Seni, hiç görmeden;
sadece yaptıklarını ve yaşadıklarını duyarak tanımaya çalışmak tuhaf…
Seni bizzat görüp, dokunup, kokunu duyup,
sözlerini senin meclisinde,
senin sohbet halkanda dinleyip de senden ayrılmış olanlar,
şüphesiz pek çetin bir imtihan,
pek ağır bir acı yaşamışlardır.
Fakat bu ağırlık, elbet Sen’inle birlikte bulunmanın hazzına ait bir külfettir.
Kendimi, hem o hazdan, hem de o külfetten uzakta hissediyorum.
Hani biraz, Medine’ye, Sen’i ziyarete gidip gelen hacıların yüzünde oluyor sanki o acı…
Ve ben bunu da anlayamıyorum,
çünkü oralara gelmişliğim hiç yok…
Zaten, öyle aman aman bir özlem de yok içimde,
yanına gelmeye dair…
Ben, Sen’i özlemeyi pek bilmiyorum…
Sadece, özlemlerim arasına zaman zaman giren bir düşünce gibisin…
Sadece bir-iki sefer, Medine’ye, yanına gelmeyi,
oralarda sırf sana hürmet duygusuyla yalınayak yürümeyi
ve topraklarının sıcağıyla ayaklarımın yanmasını…
Sonra bir duânla o yanıkların geçivermesini hayal etmiştim,
o kadar…
Sonra, Sana dair yanıklık ya da özlem adına her ne varsa geçti gitti…
Ben hasret denince, sevda denince Sen’i hatırlamıyorum ki…
Sana yanmıyorum ki ben…
Ve içinde bir yanık sızısı bile yokken mektup yazmak Sana,
öyle zor ki…
Ben Sana tâbi de değilim hem…
Tâbi olmak sevmekle olur...
Ben Sen’i sevemiyorum ki…
Âişe’ninki gibi bir kıskançlık var içimde…
Ama kıskandığım Sen değilsin.
Sen değilsin, ismi anılınca içimi titreten…
Sen değilsin, ayrılığıyla burnumun direkleri sızlayan.
Ve Sana karşı böylesi donukken, y
azmak Sen’i, öyle zor ki…
Hani, hayal ediyorum ara sıra ama,
diğer tüm hayallerimden vakit kalırsa…
Öyle, arada bir yerlerde…
Öyle, boşluk doldururcasına…
Esas hayalim, biricik özlemim değilsin…
Özlemek denince, aklıma gelen Sen değilsin…
İşte bak gör, nerelerde geziniyorum ki,
yolum da yurdum da uzak görünüyor Sana.…
Yazdığım şu yazı da belki,
uzaklığımı ve yabancılığımı îtiraftan ibaret…
Hani tevâzulu tavır, kişiyi güzelleştirir ya…
Hatta belki tüm bu dediklerim,
birilerinin gözünde güzelleşmek arzusundandır, bilmiyorum.
Hani, ben Sana uzaklığımı haykırdıkça,
insanların beni Sana yakın sandıklarını fark etmişimdir de belki,
bundan yapıyorumdur bunca lakırdıyı...
Ne fenayım değil mi!? Ama yine de,
hiç değilse, Sana yakınlığın iyi bir şey olduğunu fark etmişim….
Yoksa, kime ne yakınlığımdan ya da uzaklığımdan!
Kime ne faydası var, Sana sevdalanmamın...
Ve kime ne zararı var, Sana el gibi kalmamın…
İşte şu, hissettiği ve hissetmediği her şeyi,
gevezelik ederek ortaya dökme huyumun bir neticesidir belki bu da…
Böylece, herkese, her hâlimle âyân olmanın bir devamını yaşıyorumdur belki...
Günlerdir Sen’inle ilgili bir yazı yazmam gerekiyordu ve ben ne yazacağımı bilmeden, bekliyordum.
Sen’den bahseden bir yazı yazmak mecbûriyetinden ötürü pek ağırlaşmıştım. Zira, konu Sen olunca, öyle bir hadsizlik,
öyle bir boşluk, öyle bir seviyesizlik çarpıyor ki,
benden bana, yazmak bile istemiyordum.
Ne yazabilirdim ki, Sana dair, uzaklığımdan başka…
Zaten bak, şimdi, ellerim kendiliğinden yazıyor sanki…
Sen’i değil, Sen’den ayrılığımı yazmaya başlayınca işim kolaylaşıyor…
Oysa, az çok tadını tatmışımdır sevmenin…
Sevince nasıl da dökülür kelimeler kağıda, az çok bilirim…
Ve bilirim ki, Seni sevemediğimi yazmaktan başka çıkarım yok, bu noktada…
Sana methiyeler ve şiirler döktüren âşıkların neler hisseder, nasıl bir ateşle yanar, hiç bilmem ben. Sen hiç, “Ne yana baksam gördüğüm, biricik güzel!..” olmadın benim için...
Sen hiç, gözümün biricik perdesi olmadın.
Her baktığımda gördüğüm “yegâne sevgilim” olmadın ki hiç…
Hem, karnı açlıktan hiç sırtına yapışmamış,
karşısına çıkan densizlere karşı Sen’in gösterdiğin sabrın zerresini bile, neredeyse hiç göstermemiş…
Bir hurmayla doymasını bilmemiş…
Bir “söz taşı”na, başka bir “söz taşı”yla karşılık vermekten geçmemiş biri olarak ben, Sen’den aşkla bahsetmeye kalksam ne çıkar!?
Tâif’te taşlanışın ve buna rağmen sadece ellerini açıp,
o kişiler için hayırlı bir nesil dileyişin,
benim için çok uzaklarda bir hâl iken,
Sana dâir sevgi cümleleri kursam ne çıkar?!
Sevmek, benzeşmek değil midir?
Kara gözlerinden,
ay parlaklığını kıskandıran teninden,
gül kokundan,
inci dişlerinden,
o hafif dalgalı saçlarından,
hasır izi çıkmış gül yanağından hangi yüzle bahsedeyim ki!?
Yumuşacık yastıklarda gömülüp kalmış,
uykulu yüzümle mi?!
Geceleri namaz kılarken şişen ayaklarını hangi yüzle anayım…
Ayaklarım namaz kılmaya gitmekten bile bunca âciz kalırken,
üstelik “namaz kılmaktan yorulmak” nedir, hiç bilmez ki...
Bunca bilmezlikle, Sen’i yine de dilime dolasam ne çıkar!?
Bu, gevezelikten başka bir şey mi olur?!
Yediği önünde, yemediği dolaplarda bekleyen biri olarak ben,
nereden bilebilirim ki,
yarının rızkı için endişelenmemeyi
ve kapısına her kim gelirse gelsin boş çevirmemeyi…
Kendi açlığı pahasına, bir başkasını doyurmayı ben ne bilirim.
Böylesine bilmezken, şimdi, sırf yazılması gerekiyor diye yazıyorsam Sen’i,
ne çıkar?!
Evet, konu Sen olunca yazmak, bana çok ağır!..
Ama işte! Sözü uzun etmeye gerek yok! Hâlim, vaktim, vaziyetim budur!..
Alnımda böylesine etiketten ibâret kalmışken «ümmetlik», nasıl olur da:
“– Ya Rasûlallah! Ben senin ümmetindenim!
Bana da şefaat et!..” derim?!
Ama ben yine de derim ha,
pek edepsiz ve pek pişkinim!
Rabbimin Sevgilisi!
Ben, Canımı bile işte böyle yarım yamalak,
laftan ibaret bir sevgiyle severim.
O hâlde, gel, Sen bu kötüyü,
sana yakışan rahmetle,
pek derin, yine de sev, ki Sen sevmezsen,
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
sözünün müjdesine dâhil olmam mümkün değil…
Bunca ayrılık içinde, tek bir şey var;
işte, ondan şeksiz şüphesiz eminim:
Hâlimin manzarası ne olursa olsun,
Sen’i andığım her andan, mutlaka haberdarsın….
Ve selam göndermeye muktedir oluşumun biricik sebebi de ancak,
Sen’in hasretle bekleyişindir…
O hâlde,
ey vazifeli melek!
Hadi, her zaman yaptığın gibi, götür selâmımı,
o kadrini bilmekten âciz kaldığım Rasûller Efendisi’ne!..
O saf kula, o arş nuruna götür!
De ki:
“– Ey ALLAH’ın sevdiği!
Ümmetinden Hayrunisa Acarın
(VE Tüm Ümmeti Muhammedin)
selamı var…
Seni sevmekten âciz kalmış…
Mahzunmuş, ama masum değilmiş;
paklığını, saflığını yitirmiş…
Hem ilmi, hem ameli, hem ibadeti eksikmiş…
Kendisi de bıkmış bu hâlinden ama…
Öyle-böyle, yine de arkandaymış…
Yine de dilinde adın varmış…
İşte, yine dilendi,
yüzsüzlüğüne yüzsüzlük ekleyip,
hem utanmadan, bir de şefaat diledi…
Salat ve selam Sana olsun!..” dedi,
“Ey ALLAH’ın habibi! Salât ve selâm sana olsun….”
Hayrunnisa Acar
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Rahmet hep yukarıdan aşağı doğru yağar...
16/9/2009 · Kategori: Makaleler

Yağmur, diğer ismiyle "bereket" hep yukarıdan aşağı doğru yağar.
Tane tane
ve belirli aralıklarda, belirli boyutlarda.
Kimi zaman ismi "yağmur" olur
çisil çisil yağar yaz yağmuru gibi, kimi zaman da "dolu" olarak yağar iri
iri, sert, tıpkı misket gibi. Kışın, üşüyen damlalar kristalleşir ve buzdan
kar tanelerine dönüşür de yağar lapa lapa.
Ama hep yukarıdan aşağıya, tevazu
ile. Hiç itirazsız toprağa karışır, tohumları bulur ve besler. Gün gelir bu
tohumlar toprağı yarıp yeryüzüne çıkar, yeşerir. Onlar da tevazuundan
başlarını yere eğer, rahmet yine yukarıdan aşağı tecelli eder.
Suyun subuharı halinde yükselip, soğuk havayla karşılaşması sonucu nem yüklü
tanecikler içeren bulutlar oluşur.
Doyma noktasına ulaşan bulutlardan ise
yağmur yağar. İşte bir âlim de önce - bilgiyle - yükselir, yükselir sonra
soğuk havayla - imtihanlarla, sıkıntılarla - karşılaşır. İlme yeterince
doyan, hemhâl olan âlim başlar yağmur gibi yağmaya, yukarıdan aşağıya ilim
yağdırmaya. Mevlâna'nın dediğince :
"Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl
güler?"
Yağmur nasıl ki gökten yere iner ve toprağı besler, âlimlerimiz de su gibi
önce bilgiyle yükselip sonra rahmet gibi aşağıdaki biz topraklara -
topraktan yaratılmışlara - bilgi yağdırır ve bizi - bire bin veren başaklar
gibi - bilgilendirirler.
Toprak için yağmur ne ise cahil için de âlim odur.
Toprak bir seviyeden sonra suya doyar ama mü'min ilme asla doymaz. O
yüzdendir ki Efendimiz (a.s.m.) :
"İlim mü'minin yitik malıdır, onu nerede
bulursa alır." buyuruyor.
Yağmuru seyretmek, toprakla bir araya geldiğinde etrafa yayılan kokuyu
içimize çekmek ne kadar güzelse, ilim öğrenmek de bir o kadar
güzeldir...değil mi ki sonsuz İlim Sahibi'nden gelir...
Allah (c.c.) cümlemizi, bağrında yeşermeye namzet iman tohumu bulunan
"toprak"lardan eylesin.
Amin
Canan Aydemir
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Aşk ateşi
13/9/2009 · Kategori: Her telden

Cüneyd-i Bağdadi'deki Allah Aşkı
Bir gün Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'ne bir kadın gelerek:
- Ya Cüneyd bir derdim var. Kocam üstüme kuma getiriyor, buna bir çare var mı? dedi. Cüneyd Hazretleri:
- Maalesef Çünkü erkeklerin dörde kadar evlenme hakları vardır, buyurdu.
Bunun üzerine kadın:
- İslama göre, bir kadının yabancı bir erkeğe yüzünü göstermesi haramdır, biliyorsunuz. Eğer caiz olsaydı da size yüzümü gösterseydim, benim gibi bir kadının üzerine evlenilip evlenilmeyeceğini görürdünüz, dedi.
Bunun üzerine bayılıveren Cüneyd Hazretleri, ayıldığında, bayılmasının sebebini şöyle açıkladı:
Allah (c.c.) nın şu sözünü hatırladım: Dünyada beni görmek mümkün olsaydı, perdeyi kaldırırdım da beni görenler, benden başka hiç bir varlığın sevilemeyeceğini anlarlardı. Kalpleri benim sevgimle adeta parçalanır, benim sevgimden başkasını taşımazlardı.
İşte, Allah'ın bu kelamını hatırladım da dayanamadım.
işte aşk al sana aşk..
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::